Cumhuriyet Gazetesi / 18 Temmuz 2022

 

Gazeteci Metin Toker, 20 yıl önce bugün yaşama veda etti. Toker son günlere kadar da genç gazetecilerin “usta”sıydı. Yaşam hikâyesinin son satırları 1949 baharında “Ankaralı yeni arkadaşı” ile ilgiliydi… Toker, Türkiye’nin son 20 yılını görmedi.

Gazeteci Metin Toker, 20 yıl önce bugün hayata veda etmişti. 2002 Haziran ayı başında onun köşesini ben yazmıştım:

“59 yıllık meslek hayatında ilk defa bugün, Metin Toker gazetedeki yazısını yazamadı. Onun vefalı, sevgili okuyucuları çok iyi bilirler ki, yıllar boyunca hiçbir hastalık, yurtiçi ve dışı gezi, doğum, ölüm, hatta hapishanede bulunmak Metin Toker’in daktilosunun başına geçmesini engelleyememişti.

Ama şu an yoğun bakımda.

Metin Toker gazeteci doğulmayacağına, gazeteci olunabileceğine inanıyordu. 1940’ların başında da zaten bu mesleğe heves ettiğinde, zamanın meşhur gazetelerinden Son Telgraf’ın Yazı İşleri Müdürü Reşat -Şişman- Fevzi Yüzüncü ona “Bu iş sana göre değil, sen iyi bir aile çocuğuna benziyorsun” diye karşı çıkmıştı. Galatasaray Lisesi’ni birincilikle bitirmişti ve tıp fakültesinde okuyordu. Ama o gazeteci olmak istiyordu ve oldu… 1943 yılının bir sonbahar gününde, Nadir Nadi’nin onu elinden tutup, Cumhuriyet gazetesine götürdüğünden bu yana hep bir gazeteci, sadece bir gazeteci olarak yaşamını sürdürdü. Kendi söylemiyle: Okuyucuyla yaşanan ve yaşanmakta bunca yıl devam eden beraberlik. Geride kalan, güncelden bugünün günceline gelen ve yarının güncelinde sürecek bir birliktelik… Ne muhteşem bir serüven. Gazetecilik: Dünyanın en güzel mesleği… Çok severek, doğru yapmak şartıyla…

MİLLETVEKİLLİĞİNİ REDDETTİ

Metin Toker öyle yaptı. Bazı meslektaşları iş hayatına, bazıları siyasete girdiler, milletvekili, bakan hatta başbakan oldular. 1957 yılında yazdıklarından dolayı 7 ay 23 günlük mahkûmiyetinden sonra, Demokrat Parti yöneticilerinin yeni bir hışmından korkan Cumhuriyet Halk Partisi’nin dokunulmazlık zırhını kazandırmak için önerdiği milletvekilliği adaylığını hemen reddetmişti. Politikayı sevmiyordu, mesleği gereği kimi olumsuzlukları göze almayı kabul ediyordu. Nitekim yine hapse atıldı. İki kızı da o tutukluyken doğdular. Hiç pişman olmadı. Kendi yerine geçen Ankara listesinden CHP adayı olan gazeteci arkadaşının milletvekili seçilmesine çok sevindi -bu kişi Bülent Ecevit idi-.

Kendisi “Akis” efsanesini sürdürmeyi tercih etti. “Akis”, sadece dönemin tiraj rekorları kıran dergisi olarak basın tarihine geçmedi. Ayrıca Hikmet Bayur, Faik Ahmet Barutçu, Cemil Sait Barlas, Mükerrem Sarol, Fatin Rüştü Zorlu, Server Somuncuoğlu, Avni Başman, Doğan Avcıoğlu, Mümtaz Soysal, Cüneyt Arcayürek, Güneri Civaoğlu ve daha pek çok ünlü, renkli ve farklı fikirli kalemi buluşturdu. Metin Toker son günlere kadar da, yeni yetişen genç gazetecilerin “usta”sı olmaya devam etti. Bununla birlikte meslek yaşamı boyunca “muhabirlik” heyecanını hiç kaybetmedi.

Fakat kuşkusuz, gazetecileri en çok etkileyen, bir meslektaşlarının 1955 yılında Milli Şef İsmet İnönü’nün kızıyla evlenmesi olmuştu. Metin Toker, Özden İnönü ile yaşadığı aşk hikâyesini anlatmayı sevmezdi. Bir yıl sonra bitirmeyi planladığı, anılarını yazdığı “Gazeteci Olan Adamın Hikâyesi”nde de bu konuya az değinmeye özen göstermişti. Allah’tan, benim itirazlarımı zaman zaman dinledi!

“BULUNMAZ BİR NİMET”

Tarihçiler ve siyaset bilimciler için ise İsmet Paşa’nın yanı başında, Pembe Köşk’te, Metin Toker gibi bir yetenekli gözlemci yazarın uzun bir dönem yaşaması bulunmaz nimet olmuştur. Bilgi Yayınevi tarafından basılan “Demokrasimizin İsmet Paşa’lı Yılları” ciltleri bugün hem meraklıları hem de öğrenciler tarafından zevkle okunmaktadır ve yakın tarihimiz için çok değerli kaynak kitaplardır.

Metin Toker anılarını tamamlayamadan aramızdan ayrıldı. Yaşam hikâyesinin son satırları 1949 baharında “Ankaralı yeni arkadaşı” ile ilgiliydi…

Metin Toker, Türkiye’nin son 20 yılını görmedi.

YARIM KALAN ANILARINDAN…

“Şuna kesinlikle inanıyorum ki insanların yaşamında onların kişiliğini etkileyen -etkileyen ne kelime, kişiliğin en kalın çizgilerini çizen- ailesi, yaşadığı çevre ve okuldur. Onun için bu bölümde Beyoğlu ve Kadıköy dallarıyla ailem, 1930’lar İstanbul’u ve Galatasaray en önemli yeri işgal etmektedir. Bunlardan herhangi birinin ‘Gazeteci olan adam’ın kişiliğindeki payı -yahut etkisi- gölgede bırakılırsa onun ‘60 yıllık gazeteci yaşamı’ da gerektiği gibi anlaşılamaz: ‘Gazeteci olan adam’ başka olurdu.

Bu bölümde belirtilmek istenmiştir ki ben, o zamanlar ‘orta halli yaşam statüsü’ne sahip bir küçük memur ailesindendim. Ailemin özelliği, anlattığım nedenlerden Batı’ya açık olmasıdır. Cumhuriyetin eski harfleri hiç okumamış, onları bilmeyen ilk kuşağındanım. Latin alfabesi yürürlüğe girdiğinde annem de nenem de, açılan Millet Mektepleri’ne ilk giden ve o harfleri orada öğrenen kuşaktan olmuşlardır. Hayatlarının sonuna kadar gazete okudular ama ne vakit eski harflerle yazma imkânları olduysa -yazdıkları kimse eski harfleri biliyorsa- onları kullanma kolaylığını kulak arkası etmediler.

Bizim evde nenem hep namaz kıldı; annem oruç tuttu. Mübin (kardeşi) bayram namazlarına daima gider. Bizim için ‘inanmış, fakat ibadetinde tam kusursuz sayılmayan aile’ denilmesi yerinde olur.”

“Yeni seçimin 21 Temmuz 1946’da yapılması Meclis’çe karar altına alındı. DP de bir karar aldı: Seçim kampanyasını, Celal Bayar, 29 Haziran’da Adana’da açacaktı. Ama beni en çok ilgilendiren karar, Cumhuriyet gazetesinin kararıydı: Celal Bayar’ın kampanyayı açış gezisini ben izleyecektim. Ankara temsilcimiz Mekki Sait Esen’e haber iletildi; gazete beni ‘kollaması’ için DP genel başkanına ricada bulunacaktı. Annem, küçük ‘yol çantam’ı hazırlamıştı. Talimat gereğince ‘onu kapıp’ fırladım. 28 Haziran’da Adana’da ve 29 Haziran günü bizim Çukurova muhabirimiz Çoban ile birlikte Bayar’ı karşılamak üzere havaalanındaydım. Ben o tarihe kadar öyle büyük bir kalabalık görmemiştim. Sonradan, görecektim tabii; hatta daha bile büyüğünü… Bunlar üç çeşit olacaktı:

1- Kendi kendine oluşanlar,

2- Devlet desteğiyle oluşanlar,

3- Devletin engelleme çabalarına rağmen oluşanlar.

Adana’daki birinci ile üçüncünün karışımıydı.”

“1947 Mayıs’ının başında gene bir Amerikan filosu İstanbul’u ziyaret ediyordu. O sıralar bir gün, 6 veya 7 Mayıs olmalı -zira 5 Mayıs’ta Cumhurbaşkanı İnönü Ankara’dan gelmiş, öğleden sonra filonun iki komutanını, Amiral Bieri ile Amiral Jennings’i Dolmabahçe Sarayı’nda kabul ederek çaya alıkoymuştu- edebiyat fakültesine gitmiştim. İki ders arasında rıhtıma indim. Nefis bir hava vardı. Amerikan harp gemileri bizimkilerle beraber tam karşımızda duruyorlardı. Baktım, bizim sınıftan iki kız arkadaşımız, yanında tanımadığım başka bir genç kız, rıhtımda dolaşıyor. Genç kızın siyah, örgülü saçları vardı. İri, kara gözleri dikkatimi çekti. Karşılaştığımızda arkadaşım beni ona ‘Metin’, onu bana ‘Özden’ diye tanıştırdı. Soyadını çıkarmakta güçlük çekmedim çünkü sınıf arkadaşımızın Bayan Mevhibe İnönü’nün yakın bir akrabası olduğunu biliyordum. Biraz konuştuk; laf, Amerikan filosuna ve Dolmabahçe’deki çay davetine geldi.

‘Türkiye Cumhurbaşkanı İstanbul’a kadar ayaklarına gelmek yerine Amerikalı amiralleri Ankara’ya çağırıp onlara Çankaya’da çay içirse, daha yakışık alırdı’ dedim.

Özden İnönü itiraz etti: Babası İstanbul’a onun için gelmemişti. Trakya’da askeri manevralar vardı; oraya gidiyordu. Haydarpaşa’dan Dolmabahçe’ye geçerlerken iki filo cumhurbaşkanını top ateşiyle selamlamışlardı. İnönü de Amerikalı komutanları Saray’a çaya davet etmişti. Türk komutanlarla beraber… Ne vardı bunda? Nitekim babası Trakya’ya hareket etmişti. Biliyordum; zira onunla ilgili haberi gazeteye ben yazmıştım.

‘Ne de olsa, görüntü güzel değil’ diye ısrar ettim.

Yüzüme baktı. ‘Görüntü her zaman gerçeği göstermez’ dedi.

Muntazam, beyaz dişleri vardı. Ankara’ya dönüşlerinde, haberi yazmak için gara gitmiştim. Uzaktan gördü, gülerek selam verdi. ‘Ankaralı yeni arkadaşım’ memnun olmuş görünüyordu.”

“Cumhuriyet 21 Temmuz 1946 seçimlerini ‘Mekki Sait Esen ve Metin Toker bildiriyorlar’ diye verdi. Bu benim meslek yaşamımda büyük bir aşamaydı. Çünkü gazeteciliğe başlamanın üzerinden henüz tam üç yıl bile geçmeden -22 yaşında- basının en itibarlı ve önemli gazetesi, memleketin en büyük olayının izlenmesi görevini, kıdemli ve çok gözde bir mensubuyla birlikte -Mekki Ağabey- bana bırakıyordu. Seçim gününe kadar başkentteki havayı gerçekten iyi kokladık, bunu başarıyla yansıttık. Gazete çok memnundu. DP çevrelerinde bir canlılık, ümit, hatta coşku vardı.

CHP tarafında ise adeta bir yılgınlık. Bunu sonradan CHP’nin o zamanki ‘yükselen yıldız’ı Nihat Erim ile konuşmuşumdur. Nihat Bey’e göre bunun sebebi basının sebep olduğu ‘manevi baskı’ idi. Hiç şüphe yoktur ki DP’yi tutan gazetelerin tesiri, çoğu itibarını kaybetmiş ve yazarlardan bir kısmının ‘çıkar karşılığı’ partiyi tuttukları bilinen CHP yanlısı gazetelerinkinden büyüktü. Düşünmek lazımdır ki onların genç muhabirlerinin bile sempatisi DP’ye idi ve bu eğilimlerini haberlerine ‘sokuşturmak’tan geri kalmıyorlardı.”

“1948’in şubat sonunda bir pazar gecesiydi. O sıralar her pazar gibi gazeteyi Nazım Bey’le birlikte hazırlıyorduk. Ben onun muaviniydim. Başka kimse yoktu. Meşhur ‘piknik’imizi henüz tamamlamış, masalarımızın başına geçmiştik ki odanın kapısı açıldı, hademe iki ziyaretçi getirdi. Aşağıdan kendilerini tanıdıkları için telefonla haber vermemişlerdi. Gelenlerden biri Adnan Menderes’ti, diğeri Fuat Köprülü. Ben buyur ettim, çünkü kendileriyle gezilerden ahbaptık. Nazım Bey’le tanıştırdım. Oturdular, biraz çene çaldık. Gelmelerinin sebebi tabii, bizimle çene çalmak değildi. O gün partinin Beykoz kongresi yapılmıştı. DP ‘maaş farkları meselesi’ denilen anlaşmazlık sebebiyle kaynıyordu. CHP iktidarı, milletvekili maaşlarına zam kararı almıştı. Tabii bu, o zaman da kamuoyunun hiddetini çeken bir davranıştı. DP milletvekilleri büsbütün ‘kritik durum’daydılar. Meclis’e bunun için mi girmişlerdi? Şimdi, ‘millet sıkıntı içindeyken’ CHP’liler gibi keselerini mi dolduracaklardı? Oylamada karşı, yani ‘kırmızı oy’ vereceklerdi. O kolaydı. Ama zam kanunlaştığında oyları ne olursa olsun aradaki farkı almamazlık edemezlerdi. Menderes ve Köprülü ‘sebebi ziyaret’lerini söylemekte gecikmediler: Kongre haberinin ertesi günkü gazetede ne şekilde yayımlanacağını öğrenmek istiyorlardı. Kongrede ikisi de konuşmuşlardı. Acaba, konuşma metinlerini görebilirler miydi? Provaları getirtebilir miydik?

Nazım Bey’le bakıştık. ‘Olur!’ dedik. Konuşmalarını görebilirlerdi.

Basın olarak DP’lilerle pek dosttuk ya… Provaları getirttik. Misafirlerimize Cevat Bey’in büyük masasında yer de gösterdik. Adnan Bey oraya oturdu, gözlüklerini taktı… ve konuşmaları adeta yeni baştan yazdı. ‘Hoca’ bizimle kaldı.

İşlerini bitirdiler. Geç vakit gittiler. Adnan Bey tabii eski harflerle yazmıştı. Nazım Bey bir göz attı; fena halde bozuldu. Kızdı da… ‘Dizdirelim, bir de sen oku’ dedi. Dizdirdik; okudum. Bunlar kongreyi izlemiş muhabir arkadaşımızın yazdığı konuşmalardan büsbütün farklı konuşmalardı. Halbuki arkadaşımız en yetenekli muhabirlerimizden biriydi. Doğruyu onun naklettiğinden hiç şüphemiz yoktu.

Peki, şimdi ne yapacaktık? Fena halde faka basmıştık. Konuşma olarak Adnan Bey’in yazdığını koymamamız artık olanaksızdı. Arkadaşımıza ne diyecektik? Nazım Bey ‘Bu ne biçim demokrasi anlayışı!’ diye söylenip duruyordu.”